6 Aralık 2025 Cumartesi

KIBRIS’TA KONFEDERAL ÇÖZÜM VE CUMHURİYETÇİ TÜRK PARTİSİ’NİN TALEPLERİ

1974 yazındaki faşist Yunan darbesi ile onu izleyen Türk işgali sonucu bozulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün yeniden sağlanması için yapılan toplumlararası görüşmelerde konfederal bir çözüm şekli, ilk defa Kıbrıslı Türk lider Rauf Denktaş tarafından önerilmişti. Türkiye’nin işgali altındaki topraklarda 1985’de ilan edilen ayrılıkçı “KKTC” devletçiğinin ilk başkanı olarak seçilen Rauf Denktaş, yemin töreninden sonra yaptığı konuşmada, henüz açıklanmamış olan yeni BM çözüm önerilerini eleştirerek, şöyle demişti:

“Güneydeki Kıbrıslı Rumlarla bir federasyon veya konfederasyon kurulsa bile, en erken bir zamanda, güney komşularımızla ekonomik olarak yarışabilecek bir duruma gelmeliyiz.” Denktaş, barış çabalarının odak noktasını oluşturan federasyondan ayrı olarak, iki tarafı gevşek bir şekilde bağlayacak olan konfederasyonla ilgili olarak daha fazla bilgi vermemişti. [i]

Londra’da yayımlanmakta olan “The Times” gazetesinde o günlerde yer alan bir başyazıda ise, Denktaş’tan, BM Genel Sekreteri’nin hazırladığı yeni bütünlüklü taslağı kabul etmesi isteniyor ve Türk tarafının takındığı olumsuz tutumun son zamanlarda federasyondan çok, konfederasyona ağırlık veren açıklamalar ile uyum içinde olduğuna dikkat çekiliyordu. Milliyet gazetesi yazarı Sami Kohen de, Denktaş’ın BM Genel Sekreteri Perez de Cuellar’a kesin olarak olumlu veya olumsuz bir yanıt vermeyeceğini ve ona “karşı öneriler”ini içeren bir belge göndereceğini daha önceden yazmıştı. Kohen’e göre Denktaş, Kıbrıs Türk tarafının tam eşitliğinin kabul edilmesini ve Cumhuriyet’in kuzey ile bir konfederasyon oluşturmasını isteyecek ve böylece top BM aracılığı ile Kıbrıs Rum tarafına atılmış olacaktı. [ii]

Alithia gazetesi yazarı Kassandros, BM Özel Temsilcisi Oscar Camilion’un himayesinde Kıbrıs Cumhurbaşkanı Vasiliu ile Kıbrıslı Türk Lider Denktaş arasında yapılacak ilk toplantının açılışına değinmekte ve Denktaş’ın federasyonla ilgili yorumlarının, federasyonun kanatlarını birleştirmek yerine, ayrılmasını sağlayacak ayrı iki varlığın bir konfederasyon oluşturmasını öngördüğünü yazmaktaydı. [iii] Vasiliyu, Kıbrıslı Türk Lider Denktaş’la yapacağı toplantıların yeni turuna başlamazdan önce “BBC World Service” programına verdiği bir demeçte, Kıbrıs Türk önerilerinin görüşmeler için bir temel oluşturamayacağını söyleyerek, şöyle diyordu:

“Biz federasyonu konuşmaktayız ve tek bir ülke söz konusudur. Kıbrıs Türk önerileri, iki ülkeden ve iki bağımsız devletten söz etmektedir. Bu temel üzerine görüşme yapamazsınız.” [iv]

Türkiye Cumhurbaşkanı Turgut Özal’ın Mart 1991’de Kiev’de gazetecilerle yaptığı sohbette söyledikleri ise ülkesinin Kıbrıs politikasını özetler nitelikteydi:

“Makul olanı yapmamız lazım. Bu hususta şimdiye kadar epey mesafe aldık. Beş kantondan bugün iki ayrı devlete, hatta federasyondan da gevşek olsun demeye geldik. Neredeyse konfederasyon lafını da söyledim ben. Ne kadar Rum olacakmış, bu konuşuluyor. Yüzdesi şu kadar, bunu geçmeyecek. Moratoryum var. Onu da kabul ettiler prensip itibarıyla, onu da biliyorum. En önemli taraf, bizim için orada Türkiye’nin varlığı lazım. Yani güvenlik bakımından varlığı lazım.” [v]

İngiltere Dışişleri Bakanlığı Commonwealth İşlerinden ve Denizaşırı Kalkınma’dan Sorumlu Müsteşar Barones Lynda Chalker’in 1993 yılında Kıbrıs’ı ziyareti sırasında Kıbrıs Haber Ajansı’na verdiği bir demeç, Kıbrıs sorunu için “konfederasyon”a dayalı bir çözüm şeklinin düşünülmekte olduğuna ilişkin iddiaları güçlendirmişti. Chalker, sözkonusu demecinde şöyle demişti:

“(Kıbrıs sorunu için) sadece tek bir çözüm şekli bulunduğuna inanmıyorum. Olası başka çözüm şekilleri de vardır. Yeter ki, önemli bir sorun olan toprak konusu çözümlenmiş olsun... Kuzeyde yapılacak olan seçimleri, federasyonu kabul edilemez bulanların kazanması halinde, BM’nin başka çözüm yolları üzerinde çalışması gerekecektir. Federasyon, tek çözüm şekli değildir; halen masada olan çözüm şekli budur... İki bağımsız devlet fikrine karşıyım. Bunun Kıbrıs’ın çıkarına olmayacağına inanıyorum. Özellikle Kıbrıslı Türklerin Kıbrıslı Rumlardan ayrılması, onlara yarar sağlamayacaktır... Konfederasyona gidilmesi, bunun için öne sürülecek şartlara bağlı olacaktır ve bunu Kıbrıs halkı birlikte hazırlamalıdır. Ama olumlu bir biçimde incelenmesi gereken çeşitli çözüm şekilleri vardır.” [vi]

Ortadoğu sorununu görüşmek üzere Mayıs 1974’de Lefkoşa’da ABD Dışişleri Bakanı Kissinger ile buluşan Sovyetler Birliği’nin Dışişleri Bakanı Andrei Gromiko da anılarında bize şu bilgileri aktarmıştı:

“(Kissinger) her ne kadar açık konuşmaktan kaçındıysa da Washington’un, Kıbrıs’ın biri Rumların, öteki de Türklerin olmak üzere iki ayrı devlet haline gelmesine taraftar olduğunu ima etti. Yani Kıbrıs’ta iki ayrı devlet istiyorlardı. [vii]

                                                                       ***

Cumhuriyetçi Türk Partisi (CTP) Genel Başkanı Tufan Erhürman’ın ilk defa Eylül 2024’de, “New York’taki BM Genel Kurulu’nda “Kıbrıslı Türklerin toplum lideri boşluğunu dolduracak” diye tanımladığı ve Sosyalist Enternasyonal toplantısında yaptığı konuşmada da gündeme getirdiği “4 Aşamalı Çözüm Planı”, ya da “5 Adımda Müzakere ve Çözüm” başlıklı önerileri ile CTP’nin konfederal, ya da gevşek yapılı bir federal birleşmeden yana olduğunu açıkladı. [viii]

16 Ocak 2025 tarihli Özgur Gazete Kıbrıs’ta yer alan “Erhürman: Coğrafi temelli federasyon modelinin sahibi Türk tarafıdır” başlıklı bir haberde, CTP Genel Başkanı, BM Arabulucusu Dr. Galo Plaza’nın 26 Mart 1965 tarihli raporunda Türk tarafının Kıbrıs uyuşmazlığında çözüm şekli olarak talep ettiği “coğrafi federasyon” tezine atıfta bulunarak, şöyle demekteydi:

“Bugüne kadar hangi Kıbrıslı Türk lider masaya oturmuşsa, gevşek federasyon yapısını savunmuş, federasyonu mümkün olduğunca konfederasyona yaklaştırmaya çalışırken, Kıbrıslı Rumlar ise bu yapıyı üniter devlete çekmeye çalışmıştır.”

Burada zamanın TC Başbakanı İsmet İnönü’nün 8 Eylül 1964 günü TBMM’de söylediği şu sözleri hatırlamakta yarar var:

“Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık.”

Yukarıda sözü edilen Galo Plaza Raporu’nun 97. paragrafında şöyle denmekteydi:

“Kıbrıs Türk tarafı, coğrafi temele ve federal bir sisteme dayanan toplumların ayrılmasında ısrar etmektedir.”

Dr. Plaza, Türkiye Cumhuriyeti’nin de aynı görüşte olduğunu belirttikten sonra, 150. paragrafta Kıbrıs’ta federal bir rejimin kurulabilmesi için ayrı bölgelerin bulunması gerektiğini, ama bu temelin Kıbrıs’ta bulunmadığını kaydederek, Aralık 1963’ten sonra bu durumun değişmediğini, oluşan Türk enklavlarının ada yüzeyine dağılmış halde bulunmasına rağmen, hâlâ daha binlerce Kıbrıslı Türkün karma köylerde yaşamakta olduğunu vurguluyordu. Aynı raporun 154. Paragrafında belirtildiğine göre, Türk tarafının önerilerde sözünü ettiği federal hükümet şekli, aslında adanın taksimini (veya resmi deyişle coğrafi federasyonunu) öngörüyordu. Hatta taksim çizgisinin nerelerden geçeceği bile saptanmıştı.

                                                             ***

CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman, 1974 yazında faşist Yunan darbesi ve onu izleyen Türkiye’nin Kıbrıs Cumhuriyeti topraklarını işgali ile adanın taksimini kalıcılaştıran resmi Türk tezine çok yaklaşan partisinin taleplerini şöyle sıralamaktadır:

“Bu defa masaya otururken 1. Siyasi eşitlik pazarlık konusu olmayacak. 2. Takvim belirlenecek. Masada on yıl boyunca aynı şeyleri konuşmayacağız. 3. Müzakereler sonuç odaklı olacak. Daha önce 50 defa konuşulup uzlaşılan konular tekrar masaya gelmeyecek. 4. Müzakerelerin sonunda masadan kalkılırsa, statükoya geri dönülmeyeceğine dair bir garanti verilecek”. [ix]

Erhürman, 19 Ekim 2025’de yapılacak olan KKTC Başkanlığı için adaylığını açıkladıktan sonra, yukarıdaki talepleri daha da açarak, şu şekilde somutlaştırmıştı:

Masadan kalktıktan sonra eşitlik için KKTC'nin AB üyesi olması, Kıbrıs Cumhuriyeti'nin tanınmasından vazgeçilmesi gerekiyor. Biz iki eşit kurucu devletten birinin sahibi olacağız. Bizim irademiz olmaksızın karar alınmayacak. Gevşek federasyonu savunuyorum. Ben bu modeli Türkiye ile konuştum, anlattım.” [x]

Hem 51 yıldan beri sürdürülen Kıbrıs Cumhuriyeti’ndeki Türk askeri işgali ile gerçekleştirilen oldu-bittilere, hem de 1949 Cenevre Sözleşmesi hilafına işgal edilmiş olan bölgeye taşınarak, yasadışı devletin “yurttaşı” yapılan Türkiyeli yerleşimcilere sahip çıkan Erhürman, Karpaz’da yaptığı bir seçim konuşmasında onlar için de şu taleplerde bulunmuştur:

“Türkiye kökenli insanlarımız Annan Planı’nda oy kullandılar. Uluslararası toplum bu oyu tanıdı. Rum tarafı da “Evet” deseydi, 45 bin Türkiye kökenli insanımız artı eşleri ve çocukları ertesi gün vatandaş olacaktı. Geriye kalanlar da AB’de daimi ikamet hakkına sahip olacaktı. Oyları kabul edilen insanlarımız Ercan’dan Atina’ya, Atina’dan Larnaka’ya gidebiliyor; Mağusa’dan iki buçuk mil kapısından geçip kahve içemiyor.” “Peki burada doğan Türkiye kökenli çocuklar nereden geldi? Yasadışı limandan mı girdi? İnsan hakları açısından bunların hepsinin o masada konuşulması gerekir. [xi]

Hatırlanacaktır, adanın birleşmesini sağlayacak Kıbrıs Cumhuriyeti’nin yeni federal anayasası konusunda İsviçre’nin Crans Montana kasabasında yapılan toplumlararası görüşmeler, Temmuz 2017’nin ilk haftasında imza aşamasına çok yaklaşmış olmasına rağmen, “güvenlik” konusunda Türkiye’nin, adadaki son Türk askerin çekileceği tarihi vermemesi üzerine, anlaşmazlık çıkmış ve görüşmeler sona ermişti.

Crans Montana'dan sonra BM Genel Sekreteri Antonio Guterres'in hazırladığı rapor doğrultusunda “köprü öneri” olarak da adlandırılan 8 maddelik “İngiliz Planı”nda, “kurucu eşit egemen toplum devletleri”nin işbirliği öngörülmekteydi. [xii]

Zaten İngiliz “Economist” dergisinde daha önce çıkan bir habere göre, “ada birleştiğinde dahi, etnik çizgilerle bölünmüş gevşek bir federasyon olarak kalacağı değerlendirmesi” yer almıştı. [xiii]

Tufan Erhürman’ın “KKTC Başkan Adaylığı Kampanyası” sırasındaki açıklamalarından da görüleceği gibi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin toprak bütünlüğünün üç garantöründen ikisi olan Birleşik Krallık ile Türkiye’nin, 1956’dan beri izledikleri adanın taksimi politikası, yukarıda aktarılan talepler göz önüne alındığında, artık Kıbrıslı Türklerin en büyük muhalefet partisi olan CTP tarafından da benimsenmiş bulunmaktadır. 

19 Ekim 2025 günü adamızın TC işgali altındaki bölgesinde yapılan Başkanlık seçimini en yakın rakibi Ersin Tatar’ın aldığı %35.81 oy oranı karşısında %62.76 oy oranı ile ilk turda CTP Genel Başkanı Tufan Erhürman kazandı. Sayıları 218.313 olarak açıklanan seçmenlerin katılım oranı %64.87 idi. Toplam seçmen sayısının üçte birinin yerli Kıbrıslı Türkler, geriye kalan üçte ikisinin ise TC’li yerleşimcilerden oluştuğu tahmin edilmektedir. 

Ayrılıkçı “KKTC” devletçiğinin yeni başkanı Tufan Erhürman’ın Kıbrıs uyuşmazlığının çözüm modeli hakkında aşağıda kendi ağzından vereceğimiz alıntılar, yılların taksim savunucusu Rauf Denktaş’ın son bir türevi ile karşı karşıya olduğumuzu bize göstermektedir:

Rauf Raif Denktaş’tan Mustafa Akıncı’ya kadar Türk tarafının masada her zaman federasyon görüştüğünü söyleyen Erhürman, “Ama mümkün olduğunca KONFEDERASYONA BENZEDİ. Gevşek federasyon da denilebilir.[xiv]

1 Eylül 2025 gecesi Kumarcılar Hanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Tufan Erhürman,  “dünyada bir sürü federasyon vardır, ama ADINA FEDERASYON DEĞİL SÜLEYMAN DA DENİLEBİLİR” dedi. (…) Bunca yıllık tecrübenin, merkezi yanı güçlü federasyonun gerçekçi olmadığını gösterdiğine işaret eden Erhürman, “Gevşek federasyon tanımı, masada hep görüşülen konfederasyona en yakın federasyon modelidir. (…) Erhürman: “GEVŞEK FEDERASYONU SAVUNUYORUM. BU MODELİ TÜRKİYE İLE KONUŞTUM, ANLATTIM." [xv]

Kendi çözüm modelinin İKİ EŞİT KURUCU DEVLETİN KENDİ YETKİLERİNİ EGEMEN BİÇİMDE KULLANDIĞI, iki bölgeli ve iki toplumlu, merkezdeki yetkilerin ise siyasi eşitlik temelinde paylaşıldığı bir mekanizma olduğunu belirten Erhürman, bunun adına federasyon mu, konfederasyon mu, başka bir şey mi dendiğinin önemli olmadığını, asıl önemli olanın içeriği olduğunu vurguladı. (…) Tatar’ın isimlere takıntılı olduğunu belirten Erhürman, “BELKİ DE İÇERİK KONUŞULSA AYNI ŞEYİ KONUŞTUĞUMUZU ANLAYACAĞIZ” dedi. Kendilerinin de İKİ EŞİT KURUCU DEVLETi savunduğunu söyleyen Erhürman, en temel farkın Tatar’ın modelinde Kıbrıslı Türklerin adanın tamamında sahip olabileceği tüm haklardan vazgeçmesi olduğunu vurguladı. [xvi]

“Ben iki buçuk dakikada anlatıyorum: Adına ister federasyon, ister konfederasyon deyin, mesele kelimeler değil. Bizim modelimiz; iki toplumun, iki bölgenin, siyasi eşitliğe dayalı bir yapıdır. Kelimelerin üstünde dans etmeyi bırakıp halkın çıkarını konuşmamız gerekiyor.” [xvii]

Erhürman, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın “iki devletli çözüm” söylemini eleştirerek, “İki devlet derken ortak yetki alanlarından hidrokarbon, enerji, vatandaşlık, güvenlik var. Ersin Bey buralarda ne yapmayı düşünüyor?” diye sordu. (…) Türkiye’nin etkisiyle ilgili soruya ise Erhürman şu yanıtı verdi: “Neden olsun? Türkiye Cumhuriyeti garantörlükten vazgeçmek istiyor mu? Enerji ve hidrokarbon üzerinde Kıbrıs Türk halkının söz hakkından vazgeçmesini talep etmiş olabilir mi? Türkiye doğal olarak iki devleti savunuyor. BENİM MODELİMDE KIBRIS TÜRK DEVLETİ VE KIBRIS RUM DEVLETİ VAR. Bunun ötesinde bir ‘iki devlet’ varsa Ersin Bey bunu açıklasın.” [xviii]  

("Sol ve Kıbrıs Sorunu" grubunun 6 Aralık 2025’de Lefkoşa'daki ara bölgede bulunan Dayanışma Evi'nde düzenlediği ve "Dünyada Tırmanan Barbarlık Ortamında Kıbrıs Sorunu" konulu 7. Yıllık Konferans’ta sunulan bildirinin tam metni)



[i] Cyprus Mail, 10 Temmuz 1985

[ii] Cyprus Mail, 17 Temmuz 1985

[iii] Cyprus Mail, 13 Eylül 1988

[iv] Cyprus Mail, 5 Mart 1989

[v] Cumhuriyet, 15 Mart 1991

[vi] Cyprus Mail, 10 Eylül 1993

[vii] Kirikas, 10 Haziran 1990 - 10 Temmuz 1985 ile 13 Şubat 1994 tarihleri arasında, basında yer alan “konfederasyon” çözüm şekliyle ilgili görüşler için şu kaynaklara bakılabilir: “Denktaş’ın görüşmecilikten istifası ve konfederasyon reçetesi” (Ahmet An),  Yeni Çağ gazetesi, 16 ve 23 Ağustos 1993, Sayı:140 ve Sayı:141 ile “Konfederasyon Dosyası” (Ertan Yüksel), Sosyalist Gözlem dergisi, Kasım 1994, Sayı:9

[viii] 21 Eylül 2024, Yenidüzen

[ix] 16 Ocak 2025, www.ozgurgazetekibris.com  ve Geleceğe İmza, www.tufanerhurman.org  

[xi] 16 Ağustos 2025

[xiii] Fileleftheros, 23 Nisan 2016

[xiv] 22 Ocak 2025, Hasan Erçakıca ile Kıbrıs Genç TV’de söyleşi

[xv] Yenidüzen, 2 Eylül 2025

[xvi] Gökhan Altıner ile söyleşiden, 11 Eylül 2025, kibrispostasi.com

[xvii] 8 Ekim 2025 – Haber ve ötesi, Muazzez Gazihan – haberkibris.com

[xviii] Hüseyin Ekmekçi ile söyleşiden, 17 Ekim 2025 – haberkibris.com

 

 

 

7 Kasım 2025 Cuma

ÖNGÖRÜLERİ HAKLI ÇIKAN TAKSİM ALEYHTARI BİR LİDER: DR. İHSAN ALİ

Yurdu Kıbrıs için yüreği sevgi dolu bir yaşam süren Dr. İhsan Ali, 1904 yılında Baf’ta doğdu ve 8 Kasım 1978’de yine Baf’ta öldüğünde 74 yaşındaydı. Cenevre Tıp Fakültesi’nden bir iç hastalıkları uzmanı olarak mezun olduktan sonra geri ülkesine döndü ve 1934’de Baf’ta muayenehanesini açtı. Dr. İhsan Ali, uzun yıllar bir hekim olarak, hem Kıbrıslı Türklere, hem de Kıbrıslı Rumlara hizmet verdi. Hekimlik çalışmaları yanında, İngiliz sömürge yönetimi altındaki Kıbrıs halkının yaşam koşullarının iyileştirilmesi mücadelesine büyük katkılarda bulundu. Gazetelerde, Kıbrıslı Türklerin siyasal, sosyal ve ekonomik sorunları ile ilgili birçok yazılar yazdı.

Önce 1935’de, ilerici Kemalist Ses gazetesinde, haftalık olarak tıbbi konular üzerine yazmaya başlayan Dr. İhsan Ali’nin, daha sonra Söz gazetesinde siyasal makaleleri çıkmaya başladı ve bir yıl sonra da bu gazetenin yazı işleri müdürü oldu. 1943 yılında kurulan KATAK’ın Baf kaza sekreterliğini de yapan Dr. İhsan Ali, KATAK çevresindeki Kıbrıs Türk liderliğinin hatalı politikalarını eleştirmekteydi. 1951-53 yıllarında, Dr. Küçük’e muhalif olan Necati Özkan’ın İstiklâl gazetesinde yazdı. Dr. İhsan Ali, Baf Maarif Encümeni üyeliği yanında, Baf Türk Birliği Kulübü’nde de sosyal yönden aktifti ve ayrıca Baf Belediye Meclisi üyeliği de yaptı.

Yaşamı boyunca Kıbrıslı Türkler ile Kıbrıslı Rumlar arasında işbirliği yapılması ve barış içinde birlikte var olma hareketine önderlik eden ender Kıbrıslı Türk politikacılardan olan Dr. İhsan Ali, milliyetçi ve liberal görüşlere sahip bir demokrat olup, zeki bir kişiydi ve gerek yerel, gerekse uluslararası politika ile her zaman yakından ilgileniyordu.

Dr. İhsan Ali, şoven Kıbrıs Türk liderliğinin fanatik tutumunu siyasal yaşamı boyunca korkusuzca eleştirmiş ve gerek Türk, gerekse Rum toplumları içinde yuvalanmış olan şovenlere karşı tepki göstermiştir. O, “Ben, her şeyden önce bir Kıbrıslı olarak düşünüyor ve hissediyorum; önce Kıbrıslı, sonra Türküm” demekteydi.

1955’den sonra adamızın taksim edilmesini öngören emperyalist planları hep kınamış ve özellikle Rauf Denktaş’ın Kıbrıs’taki iki toplumun birbirleriyle temas etmemesi ve adanın ikiye bölünmesi kampanyalarına karşı çıkmış ve bu yüzden liderlikçe “vatan haini” olarak damgalanmak istenmişti. Aradan geçen bu süre içinde, onun Kıbrıs sorunuyla ilgili değerlendirmelerinin ne kadar doğru ve uyarılarının ne kadar yerinde olduğu kanıtlanmıştır.

1960’da Kıbrıs Cumhuriyeti kurulduğu zaman, taksimci Kıbrıs Türk liderliğinin emri ile 1962’de öldürülen iki avukat, Ahmet Gürkan ve Ayhan Hikmet’in sahipliğindeki haftalık Cumhuriyet gazetesinde yazmaya başladı. Dr. İhsan Ali, “Hatıralarım” adlı kitabında şu değerlendirmeyi yapmaktadır:

“Zürih ve Londra Antlaşmalarıyla olağandışı bir devlet yaratıldı. Bu devlet çerçevesinde, dünyada benzeri bulunmayan bir anayasa ile iki toplumun uyumlu işbirliği çok zordu. Daha üç yıl geçer geçmez, 1963 olayları diye bilinen ilk kanlı olaylar yaşandı...(s.37)

Sömürge idaresi, ...adayı terk ederken, başka yerlerde de yaptığı gibi karışıklık tohumlarını bırakmak istedi ve bu tohumları Zürih-Londra Antlaşmalarıyla ekebileceğini düşündü...(s.37)

Anayasanın öngördüğü Türk devlet memuru ve polis oranı, nüfus oranından fazlaydı (%30). Diğer yandan Türk askerlerinin (Türk Alayı) oranı %40, Yunan askerlerinin ise (Yunan Alayı) %60’tı. Kıbrıslı Türk Cumhurbaşkanı Yardımcısına veto hakkı, ayrı mahkemeler, ayrı belediyeler ve her şeyin üzerinde Kıbrıs’ta Türk ve Yunan askeri bulundurulması hakkının tanınması, Türk tarafına çok cazip göründü ve büyük başarı olarak sayıldı. Ancak gerçekte başarılı olanlar sömürgecilerdi. Tüm çabaları, er ya da geç iki toplumu çatışmaya sokacak bir anayasanın kabul edilmesi için ne gerekiyorsa yapmaları üzerine odaklanmıştı. Kıbrıs’ta yaratacakları bir iç savaşla, Zürih anayasasıyla elde etmeyi başardıkları askeri üslerini güvenceye alacaklarını düşündüler.” (s.37)

Dr. İhsan Ali, taksimci Kıbrıs Türk liderliğine karşı verdiği onurlu mücadeleyi de şöyle savunmaktadır:

“Bu insanların, Kıbrıs Türk toplumunu nasıl korkuttuklarını anlamak kolaydır. Amaçlarının, durumun fiili bir bölünmeye varması için iki toplumu birbirinden uzaklaştırmak olduğuna şüphe yoktu... Okuyucularımın bu liderlikle işbirliğini niye reddettiğimi anlayacaklarını umarım... Kıbrıs Türk liderliğinin siyasetini izlemediğim için, kendi ihanetlerini örtmek amacıyla beni hainlikle suçladılar.

Bazı Elenler dahi, yaptığımı garip buldular. Çünkü, fanatik ve şoven yapıları, durumu bir Kıbrıslı olarak göğüslediğimi ve Kıbrıs halkının bir bütün olarak çıkarlarını gözettiğimi anlamalarına izin vermiyordu. Bu ruhu değerlendiremiyorlardı. Şimdi soruyorum: Kıbrıs halkı, bilincine, her şeyden önce Kıbrıslı olduğunu yerleştiremiyorsa, bu devlet var olmaya nasıl devam edecek?” (s.58)

Dr. İhsan Ali, Cumhurbaşkanı Makarios’un yakın bir dostuydu ve 1970’de onun siyasal danışmanı olarak atandı. Faşist darbe ve onu izleyen Türk işgali ardından, 1977’de temel çözüm ilkelerinin kabul edildiği toplantıya katılanlardan biri de o idi. 1978’de, ölümünden birkaç ay önce kaleme aldığı “Hatıralar”ında şunları yazmaktadır:

“Kıbrıs sorununun çözümünün temel ilkeleri Makarios tarafından Waldheim ve Clifford’a anlatıldı. Bu, toprak oranı, Rum ve Türk göçmenlerin geri dönmesi, serbest dolaşım, yerleşim ve mülkiyet hakkının tanınmasıydı. Bu ilkeler birkaç gün sonra Kıbrıs Türk liderliği ve Türkiye tarafından reddedildi.” (s.94)

“Sorunun çözülmesi için, Kıbrıs devletinin bağımsızlığı, bölünmezliği ve bağlantısızlığının güvenceye alınabilmesi için temel olan bazı ön şartlar vardır. Bunlar, dolaşım özgürlüğü, her vatandaşın mülkiyet hakkının tanınması ve tüm yabancı askerlerin Kıbrıs’tan uzaklaştırılmasıdır. Her iki taraftan kitlelerin tutkusu olan bu temel ön şartları Türkiye Hükümeti ile Kıbrıs Türk liderliği tanımıyor ve görüşmek istemiyor. Bu gerçek karşısında, görüşmelerin sürdürülmesi, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin dağılması sonucunu getirecek olan bölünme ve belki de çifte enosise yol açacak bugünkü durumun kalıcılaşması için Türklerin uyguladığı bir oyalama taktiğidir.” (s.100)

Dr. İhsan Ali’nin bu düşünceleri, Kıbrıslı yurttaşların hareket noktasını, ortak vatan olarak almaları fikrini çok açık bir şekilde göstermektedir.

Kardeşinin oğlu, emekli diplomat Özdemir Özgür’e yazdığı ve 2004’de Türkçe olarak “Dr. İhsan Ali’den Mektuplar” adı altında kitaplaşan mektuplarında da görüleceği gibi, Kıbrıs sorunu ile ilgili değerlendirme ve öngörülerinin haklı çıkması, Dr. İhsan Ali’nin konuya olan hakimiyetini göstermektedir. 13 Mayıs 1976 tarihli mektubunda, yakın dostu ve danışmanı olduğu Cumhurbaşkanı Makarios’a gönderdiği mektubu ile ilgili olarak şunları yazmaktaydı:

“Ben iki toplumun bir arada yaşayabilecekleri tezini savundum. ‘Eğer semeresiz kalmışsa, suç benim değil. Junta ile EOKA B’cilerindir’ dedim ve bu durumda benim durumumun pek nazikleştiğini, çünkü Türk olduğumdan Rum tarafınca yabancı sayıldığımı, namuslu ve ciddi politikam yüzünden Türk toplumundan da kendimi tecrit etmiş olduğumu (Türklerin, yine Rum tarafının ihaneti neticesi olarak, kuzeye nakledilmelerile) ve bu yüzden yıllar yılı politika yapmış bir vatandaş olarak kendimi ‘psychique’ bakımından iyi hissetmediğimi ve diğer yandan bütün Türklerin kuzeye nakledilmesi neticesi olarak hekimlik bakımından da kaybettiğimi,  adeta mütekait bir durumda bulunduğumu belirttim. Beni telefona alarak ‘görüştüğümüzde konuşuruz’ dedi.” (s.151)

Dr. İhsan Ali, 27 Nisan 1977’de ise şunları yazmaktaydı:

“Kıbrıs meselesinin halledileceği yok. Bana öyle geliyor ki Türkler ayrı hükümet ilan edecekler. Ve Amerika’ya kendi semtlerinde, üs yapmalarına müsaade edecekler. Rum tarafında zaten İngilizlerin üsleri vardır ki istedikleri zaman onlardan faydalanabilirler. Nasıl ki Arap-İsrail harplerinde kullanmışlardı. Yani harp uçakları buradan kalkar ve Arapları bombalarlardı. Böyle bir fırsat ellerinde bulunduğu halde, CIA’in Kıbrıs’ın başına bu kadar büyük felaketi getirmesi alçaklıktır.” (s.180)

Dr. İhsan Ali, sorunu yaratanların getirecekleri çözüm formüllerine de kuşku ile bakmaktaydı. İşte 1978 yılından bazı alıntılar:

“Ne yazık ki bu problemin anahtarı akılsız Amerikalıların elindedir. Ve onun için ‘logique’ bir çözüme kolay kolay varılamayacağından endişe ediyoruz.” (s.204)

“Rum tarafının başarılı sonuçlar elde edebileceğine ben ihtimal vermeyorum. Amerika hükümetinin hedefi ve politikası ne ise o olacaktır. Bu hayalperest mahluklar ümitlerini kendilerini mahveden Anavatanlarına (!) bağlamaktadırlar. Halbuki bilmiyorlar ki Yunanistan Amerika’nın ileri sürdüğü çifte enosisi kabul etmiştir ve fakat Türkiye reddettiği için gerçekleştirilmedi. Bunu ben öğreneli epeyi oldu.” (s.206)

“Bu problemin, yani Kıbrıs meselesinin da kolayca kapanacağı hususunda ümit verici hiç bir işaret yok. Orta Doğu meselesi şimdiki durumu ile devam ettiği müddetçe Kıbrıs meselesi de askıda kalacaktır görünüyor. Bunlar hep NATO oyunları.” (s.211)

Dr. İhsan Ali, Kıbrıslılık bilincinin gelişmesini de tek çıkış yolu olarak görmüş ve bu doğrultudaki eleştiri ve görüşlerini de dile getirmişti:

“Kıbrıs devleti olarak müstakil bir devletin kurulmasına Kıbrıs Rum ve Türklerinin taşıdıkları ruh ve kafa, müdhiş bir engel teşkil eder. Türk semtinde Türk bayrağı, Rum semtinde Yunan bayrağı sallanmaktadır. Kıbrıs bayrağı görünmüyor. 28 Mart Ohi’yi Rumlar kendi bayramları, 29 Ekim’i da Türkler kendi bayramları gibi kutlamaktadırlar. Doğrusu, bu gibi hareketler, insanda gelecek için tiksinti yaratır. Başka devletlerin bayram saydıkları günler kutlanır ve Kıbrıs’ın ‘sözde istiklâli’ günü kimseyi ilgilendirmez. Sonra da müstakil, hakimiyetine sahip bir devlet istediklerini ilan ederler utanmadan. Çok korkarım ki, bu durum çifte Enosis ile sonuçlanacaktır ve felaket asıl o zaman olacaktır.” (s.194)

Dr. İhsan Ali, sağ olsaydı, eminim, bugün Avrupa Birliği’ne katılmış olan adamızın güneyde AB’nin, kuzeyde de Türkiye eliyle ABD’nin denetimi altına girmesinden duyduğu tedirginliği yine aynı açıklıkla dile getirirdi. Dr. İhsan Ali, 5 Haziran 1972 tarihli mektubunda, Makarios’un ikinci defa olarak birisine kendisi hakkında “çok değil, bizim da 5-6 İhsan Ali’miz olsaydı” dediğini aktarırken (s.75), 1 Kasım 1977’de de şunu yazmıştı: “Makarios ortadan kalkınca, bu memleketin tadı kalmadı dersek mübalağa olmaz.” (s.196)

Ben de diyorum ki, Kıbrıs’ımızın şu an binlerce İhsan Ali’lere ihtiyacı vardır. Görevimiz, onun hatırasına bağlı kalarak, ülkemizin yeniden birleşmesini sağlayacak, yeni İhsan Ali’lerin yetişmesine katkıda bulunmaktır.    

(Kıbrıslılar Barış ve Dayanışma Hareketi tarafından 7 Kasım 2025 akşamı KTOEÖS salonunda düzenlenen anma etkinliğinde yaptığım konuşmanın metni) 

27 Ekim 2025 Pazartesi

RAUF'UN SON TÜREVİ CTP'Lİ ERHÜRMAN'IN ÇÖZÜM MODELİ HAKKINDA...

"KKTC”NİN YENİ BAŞKANI ERHÜRMAN’IN KONFEDERAL ÇÖZÜM MODELİNDE, KENDİSİNDEN ÖNCE 5 YIL BAŞKANLIK YAPAN TATAR’DAN PEK BİR FARKI YOK! O DA AYRILIKÇI “KKTC” İLE ADAMIZDAKİ TC İŞGALİNİN DEVAMINDAN YANA! O DA SEÇMENLERİN ÇOĞUNLUĞUNU OLUŞTURAN TC’Lİ YERLEŞİMCİLERİN OYU İLE SEÇİLDİ. DAYATMAK İSTEDİĞİ “ÇÖZÜM MODELİ” İLE HEM KUZEYDE EGEMEN, HEM DE GÜNEYDE TÜRKİYE İLE BİRLİKTE SÖZ SAHİBİ OLUP, “EŞİTLİK” ADI ALTINDA TOPRAK GİBİ EGEMENLİĞİ DE İKİYE BÖLMEK İSTİYOR! İŞTE FİKİRLERİ...

“Rauf Raif Denktaş’tan Mustafa Akıncı’ya kadar Türk tarafının masada her zaman federasyon görüştüğünü söyleyen Erhürman, “Ama mümkün olduğunca KONFEDERASYONA BENZEDİ. Gevşek federasyon da denilebilir.” (22 Ocak 2025, Hasan Erçakıca ile Kıbrıs Genç TV’de söyleşi)

1 Eylül 2025 gecesi Kumarcılar Hanı’nda gazetecilerin sorularını yanıtlayan Tufan Erhürman,  “dünyada bir sürü federasyon vardır, ama ADINA FEDERASYON DEĞİL SÜLEYMAN DA DENİLEBİLİR” dedi. (…) Bunca yıllık tecrübenin, merkezi yanı güçlü federasyonun gerçekçi olmadığını gösterdiğine işaret eden Erhürman, “Gevşek federasyon tanımı, masada hep görüşülen konfederasyona en yakın federasyon modelidir. (…) Erhürman: “GEVŞEK FEDERASYONU SAVUNUYORUM. BU MODELİ TÜRKİYE İLE KONUŞTUM, ANLATTIM." (Yenidüzen, 2 Eylül 2025) 

“Kendi çözüm modelinin İKİ EŞİT KURUCU DEVLETİN KENDİ YETKİLERİNİ EGEMEN BİÇİMDE KULLANDIĞI, iki bölgeli ve iki toplumlu, merkezdeki yetkilerin ise siyasi eşitlik temelinde paylaşıldığı bir mekanizma olduğunu belirten Erhürman, bunun adına federasyon mu, konfederasyon mu, başka bir şey mi dendiğinin önemli olmadığını, asıl önemli olanın içeriği olduğunu vurguladı. (…) Tatar’ın isimlere takıntılı olduğunu belirten Erhürman, “BELKİ DE İÇERİK KONUŞULSA AYNI ŞEYİ KONUŞTUĞUMUZU ANLAYACAĞIZ” dedi. Kendilerinin de İKİ EŞİT KURUCU DEVLETi savunduğunu söyleyen Erhürman, en temel farkın Tatar’ın modelinde Kıbrıslı Türklerin adanın tamamında sahip olabileceği tüm haklardan vazgeçmesi olduğunu vurguladı. (Gökhan Altıner ile söyleşiden, 11 Eylül 2025, kibrispostasi.com)

“Ben iki buçuk dakikada anlatıyorum: Adına ister federasyon, ister konfederasyon deyin, mesele kelimeler değil. Bizim modelimiz; iki toplumun, iki bölgenin, siyasi eşitliğe dayalı bir yapıdır. Kelimelerin üstünde dans etmeyi bırakıp halkın çıkarını konuşmamız gerekiyor.” (8 Ekim 2025 – haber ve ötesi, Muazzez Gazihan – haberkibris.com)

Erhürman, Cumhurbaşkanı Ersin Tatar’ın “iki devletli çözüm” söylemini eleştirerek, “İki devlet derken ortak yetki alanlarından hidrokarbon, enerji, vatandaşlık, güvenlik var. Ersin Bey buralarda ne yapmayı düşünüyor?” diye sordu. (…) Türkiye’nin etkisiyle ilgili soruya ise Erhürman şu yanıtı verdi: “Neden olsun? Türkiye Cumhuriyeti garantörlükten vazgeçmek istiyor mu? Enerji ve hidrokarbon üzerinde Kıbrıs Türk halkının söz hakkından vazgeçmesini talep etmiş olabilir mi? Türkiye doğal olarak iki devleti savunuyor. BENİM MODELİMDE KIBRIS TÜRK DEVLETİ VE KIBRIS RUM DEVLETİ VAR. Bunun ötesinde bir ‘iki devlet’ varsa Ersin Bey bunu açıklasın.” (Hüseyin Ekmekçi ile söyleşiden, 17 Ekim 2025 – haberkibris.com)

(27 Ekim 2025 - Facebook'taki sayfamdan)

30 Ocak 2025 Perşembe

2003’DE GEÇİŞ KAPILARININ AÇILMASINA YOL AÇAN BAŞVURUMUN ÖYKÜSÜ

1974 olaylarından sonra iki toplumdan gelen sıradan Kıbrıslıların ilk buluşması, BM Barış Gücü’nün Nobel Barış Ödülü’nü alması dolayısıyla, Lefkoşa’daki Ledra Palas Otel’de 24 Ekim 1988 günü düzenlenen törende gerçekleşti. İkinci kitlesel buluşma ise, yine aynı otelin bahçesinde 16 Nisan 1989’da Uluslararası Öğrenci Birliği tarafından örgütlendi. Her iki toplantıya yaklaşık 100 kadar Kıbrıslı Türk izin alıp katıldı ve Kıbrıslı Rum yurttaşlarıyla görüş alış verişinde bulunma olanağını buldu.

10 Mayıs 1989’da ilk defa Prag’da buluşan Kıbrıslı Türk ve Kıbrıslı Rum siyasal parti yetkilileri, 10 ve 17 Haziran 1989’da Ledra Palas Otel’de buluşarak, günümüze kadar gelen aylık toplantılarının temelini attılar.

TEMAS GRUBU’NUN KURULMASI

“Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu” adı verilen ortak bir siyasal hareket ise, önce Mart 1989’da Batı Berlin’de, daha sonra da Lefkoşa’daki ara bölgede, 24 Eylül 1989’da Ledra Palas Otel’de toplandı. Bu örgütlenme, ilerici Kıbrıslı Rum ve Türklerin, Türk yeraltı örgütü TMT’nin 1958’deki tedhiş dalgasından sonra, ilk defa gerçekleşiyordu. Temel ilkelerimizi ve görüşlerimizi kamuoylarımıza duyurduk ve sonra da, “Kıbrıs’ta federalizm” konusu üzerine hazırlanmış olan her iki taraftan yazılı bildirileri tartışmak üzere buluştuk. “Bağımsız Kıbrıs” konusunu inceleyecek zamanımız olmadı ve Ledra Palas’ta ancak üç defa toplanabildik.

18 Aralık 1989’da 12 Kıbrıslı Türk ve 34 Kıbrıslı Rum hekimle birlikte Kıbrıslı Tıbbi Profesyonellerin İşbirliği Komitesi’ni oluşturduk. 15 Ocak 1990 günü 4 Kıbrıslı Rum hekim arkadaş, Lefkoşa Türk Devlet Hastanesini ziyaret etti. Ama Şubat 1990’da Leymosun’da yapılan Uluslararası Kanser Sempozyumuna Kıbrıslı Türk hekimlerin katılmasına izin verilmedi.

ETKİNLİKLER 

Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu olarak, birçok siyasal, kültürel, tıbbi ve sosyal toplantı düzenledik. Örneğin Kıbrıslı Türk muhalif liderler Alpay Durduran, Mustafa Akıncı ve Özker Özgür, Lefkoşa’daki Mağusa Kapısı Kültür Merkezi’nde düzenlediğimiz üç ayrı etkinlikte, ilk defa Kıbrıslı Rum dinleyicilere hitap etme olanağını buldular. Ama bu ortak etkinliklerden en çok ses getireni, Aziz Nesin’in Kıbrıs Yazarlar Birliği’nin çağrısı ile 17-19 Aralık 1990 tarihlerinde Lefkoşa’yı ziyaret etmesi ve kuzeye geçerek Saray Otel’de iki defa halka açık toplantı düzenlemesiydi.

Kıbrıs Türk liderliği, gerçek federal sistemin ilkeleri hakkında kamuoyunu aydınlatma çalışmalarımıza karşıydı. Bir süre sonra geçiş izinlerimizi vermemeye başladılar.

ATAKOL’U ZİYARET

6 Mayıs 1991’de Temas Grubu Hareketimizden 4 kişilik bir heyet, resmi olarak geçiş izinlerini veren sorumlu dairenin bağlı olduğu Dışişleri Bakanı Kenan Atakol’u ziyaret etti. Bakan bize, Kıbrıslı Rum yurttaşlarımızla her buluştuğumuzda, Kıbrıs Rum basınının bizim, “işgal altındaki bölge”den geldiğimizi yazdığını ve bizim de “işgal” altında yaşamadığımıza dair bir şey söylemediğimizi ifade etti. Ben, Atakol’a Hareketin Kıbrıslı Türk koordinatörü olarak “işgal” değerlendirmesini, Kıbrıs’ta bir gerçek olarak kabul ettiğimi söyledim. Biz o gün Bakanlık’tan ayrıldıktan sonra, Kenan Atakol, bu olayı Rauf Denktaş’a rapor etti. Denktaş da “Türk Barış Kuvvetleri”nin komutanına bir mektup yazarak, bana ve o ziyarette bana eşlik eden diğer üç kişiye asla geçiş izni verilmemesini bildirdi.

İLK BAŞVURU

13 Mayıs 1991’de Bağımsız ve Federal Kıbrıs için Temas Grubu Hareketi’nin Kıbrıslı Türkler Komitesi, Strazburg’daki Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin “Kıbrıs Türk makamları” aleyhine bir şikayette bulundu. Bu başvuru, Kıbrıs Türk liderliğini öfkelendirdi ve basında bize karşı tepki koydu. Komisyon, Kıbrıs hükümetinin “Sözleşme’nin 1. maddesine göre, Kıbrıs’ın kuzeyindeki Kıbrıs Türk makamlarının eylemlerinden sorumlu tutulamayacağı”na karar verdi ve başvurumuzu kabul edilemez bulduğunu açıkladı. (Başvuru No.18270/92, Ahmet Cavit An ve diğerleri, Kıbrıs’a karşı, 8 Aralık 1991)

RESMİ MAKAMLARLA YAZIŞMALAR

3 Şubat 1992 tarihli ve “KKTC Sağlık Bakanlığı”ndan aldığım bir yanıt mektubunda, “KKTC Bakanlar Kurulu tarafından alınmış ve benim Kıbrıslı Rumlarla temasımı yasaklayan bir karar”ın bulunduğu bana bildirildi.

7 Mayıs 1992’de, KKTC Başbakanı’na bir mektup yazarak, yukarıda sözü edilen mektuptaki Bakanlar Kurulu kararının içeriği hakkında bana bilgi verilmesini talep ettim. Ama hiçbir yanıt almadım.

29 Mayıs 1992’de Türkiye Dışişleri Bakanlığına bir protesto mektubu gönderdim, o da yanıtsız kaldı. 18 Mayıs 1994’de “KKTC Dışişleri ve Savunma Bakanlığı, Konsolosluk ve Azınlık İşleri Dairesi”nden aldığım bir mektupta, 19 Nisan 1994 tarihli izin talebinin bana verilmeme gerekçesi olarak, “Güney’de bulunduğum zaman “devlet aleyhinde propaganda yaptığım” için “güvenlik nedenleri ve kamu yararı” gerekçesiyle bana izin verilmediği bildirildi.

İKİNCİ BAŞVURU 

24 Eylül 1989 ile 8 Eylül 1992 tarihleri arasında, ben, hem kendi adıma, hem de Hareket’in Kıbrıslı Türk üyeleri adına, Dışişleri Bakanlığı’na 87 defa başvurarak, “Yeşil Hat”tı geçip Ledra Palas Otel’e veya Lefkoşa’nın Kıbrıs Rum kesimine geçmek için izin istedim. Sadece 15 defa olumlu yanıt alabildim.

Reddedilen başvurular arasında, 9 Mayıs 1992’de Lefkoşa Uluslararası Havaalanı’nda BM Barış Gücü tarafından düzenlenen “Bahar Şenliği” ve 29 Haziran 1992’de BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin örgütlediği iki toplumlu tıbbi seminere katılmam da vardı. Ayrıca, 17 ve 24 Mayıs 1992’de, aynı makamlar, Hareketimiz tarafından Lefkoşa’nın kuzeyinde düzenlenen bir toplantıya Kıbrıslı Rumların katılması için izin vermeyi reddetti.

BM Göçmenler Yüksek Komiserliği (UNHCR) tarafından düzenlenen iki toplumlu tıbbi seminerlere başvuran bütün hekimler gidebiliyorken, sadece bana izin verilmiyordu. Siyasal görüşlerim nedeniyle ayrımcılığa tabi tutuluyordum. Bu şekilde 5 tıbbi seminere katılmam engellendi. Avrupa Konseyi İnsan Hakları Komisyonu’na bu durumları şikayet etmek için bir yol bulmaktan başka bir şansım kalmamıştı.     

İşte AİHK’una ikinci başvuruyu 8 Eylül 1992’de mesleki gelişmeme engel olunması nedeniyle yaptım. (Başvuru No.20652/92) O sıralar Rum kesiminde, özel geçiş izni almış 1,500'den fazla Kıbrıslı Türk çalışmaktaydı. Ben de Lefkoşa'nın Rum kesimindeki bir özel hastanede iş bulmuştum ve zamanın ABD Büyükelçisi Robert Lamb'ın da aracı olmasına rağmen, askeri ve sivil makamlar bana çalışma ve geçiş izni vermediler. Bana karşı uygulanan bu ayrımcılık, 1993 yılında yayımlanan ABD Dışişleri Bakanlığı'nın Kongre Dış İşleri Komitesi'ne sunduğu yıllık raporda da yer aldı.   

Öte yandan da 1993 yılından başlayarak, ABD Büyükelçiliğinin himayesinde düzenlenen “Conflict Resolution” (Uyuşmazlıkların Çözümü) gruplarının toplantılarına katılan yüzlerce Kıbrıslı Türke, sürekli geçiş izinleri sağlanmaktaydı. Ama onların temaslarına da Aralık 1997'den itibaren yasak kondu.

Benim Komisyon’a başvurma nedenlerimden ilki, örgütlenme özgürlüğü üzerineydi. Seyahat özgürlüğü anlamında bir başvuruda bulunmadım. Zira bildiğim kadarıyla Türkiye, henüz seyahat özgürlüğü ile ilgili maddeyi imzalamış değildi.

İkinci başvurma nedenim, yerli hukuk yollarını sonuna kadar kullanmış olmamdı. Buradaki Dışişleri Bakanlığı ile Sağlık Bakanlığı’ndan sonra, Başbakanlık’a da başvuruda bulundum. O sıralarda Özker Özgür Başbakan Yardımcısı’ydı ve ona yazdığım mektupta, Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararla ilgili bana bilgi verilmesini talep ettiğimde de hiçbir yanıt almadım. Bilahare Türkiye Dışişleri Bakanı Hikmet Çetin’e yazdığım mektuplar var. Bunlara da yanıt almadığım için yerli hukuk yollarının sonuna kadar kullanıldığı kararına varıldı ve doğrudan mahkemeye yapılan başvurum uygun görüldü. Zaten başvurunun önce haklı veya haksız olduğuna karar verilir, başvuru kabul edilir, ikinci aşamada başvurunun niteliği üzerinde görüşme yapılarak kişinin ne derecede zarar gördüğü konusunda veya özgürlüğünün ne derecede kısıtlandığı doğrultusunda karara varılır.

Kıbrıs Rum toplumundaki gelişmeleri kitle iletişim araçlarından her gün izlediğim için, Kıbrıs’taki İnsan Haklarının Korunması için Uluslararası Dernek adlı kuruluşa bir mektup yazarak, yardım istemeye karar verdim. Şikayetimi Strazburg’a iletmeme yardımcı oldular ve ikinci davamın avukatı olan İngiltere’deki Leicester Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü Malcolm Shaw’u buldular. 

Kıbrıslı Türk avukatlar, bu tür konulara ilgi göstermediklerinden ve Türkiye’ye karşı bir dava açmaya cesaret edebilen bir Kıbrıslı Türk avukat bulamadığımdan, bu yolu seçmiştim. İlk davadaki Kıbrıslı Türk avukatımız (Ergin Ulunay), kendisinin, üyesi olduğu Lefkoşa Baro Konseyi’nden gelen mesleki ve psikolojik baskı altında bulunduğunu bana söylemişti. Tek oy farkıyla (4’e karşı 3 oyla) Baro’nun Disiplin Kurulu tarafından cezalandırılmaktan kurtulmuştu.

Komisyon’a başvurduğumun açıklanması akabinde yazılı bir tehdit mektubu aldım. Bütün temaslarımın kamuoyuna açık olmasına inandığım için basına hep bilgi verirdim. Bildirileri, haberleri, tartışmaları, gerek Yenidüzen gazetesinde, gerekse diğer yayın organlarında o dönemde hep yayınlatmıştık. İşyerimin kapısı altından atılan tehdit mektubunu da kamuoyuna duyurmuştum. İmzasız bir mektuptu; akan suları geri döndüremeyeceğimi söyleyen, bu konularda daha fazla ısrarlı olmamam konusunda tehditkâr bir mektuptu, onu da kamuoyuna duyurmuştum. Onun dışında belki bir-iki defa da telefonda sövme almıştım.

İngiltere’deki avukatım vasıtasıyla işlemleri izleyebildim. Tabii başvuru yapıldıktan sonra bir süre beklemeye alındı. O dönemde komisyon vardı, Mahkeme henüz kurulmamıştı. Önce Titina Loizidu davasının sonucu beklendi. Loizidu davasında Kuzey Kıbrıs’taki yönetimin Türkiye’nin bir alt yapı yönetimi olduğu kararına varıldıktan sonra, bizim başvurumuzun daha güçlü bir şekilde kabul edileceğine inancımız arttı.

DAVANIN SONUCU

Yaptığım 2. başvuru ile ilgili karar, 20 Şubat 2003’de açıklandı. AİHM, Türkiye’yi işgal gücü olarak suçlu buldu ve bana 15,000 Avro manevi tazminat ve 4,715 Avro da yargı masrafı olmak üzere toplam 19 bin 715 Avro ödeme cezasına çarptırdı.    

Mahkemede Türkiye adına savunma yapan KKTC eski başsavcılarından Zaim Necatigil, 2005 yılında Ankara’da yayımladığı “Kıbrıs uyuşmazlığı ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kıskacında Türkiye: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu ve Mahkemesi'nde Kıbrıs Rum yönetimi ve Kıbrıslı Rumlar tarafından Türkiye aleyhine getirilen davalar” başlıklı kitabında şöyle yazmaktadır:

“Yeşil Hat”taki kapıların 23 Nisan 2003 tarihinde açılmasına Djavit An başvurusunda AİHM’nin 20 Şubat 2003 tarihinde vermiş olduğu hükmün büyük etkisi olmuştur. Kapıların bu hükümden sonra açılmasını bir rastlantı olarak görmek mümkün değildir.”(s.189)   

Radikal gazetesi, Ledra Palas barikatının geçişlere açılmasından bir hafta sonra, 30 Nisan 2003’de şu haberi verdi:

“KKTC ve Rum Kesimi'ne göre, geçişin serbest bırakıldığı 23 Nisan'dan pazartesi akşamına dek, kuzeye geçen Rumların sayısı 80 bini, güneye geçen Türklerin sayısı 30 bini bulurken, Rumlar KKTC ekonomisine pazartesi akşamına dek 2.5 milyon dolar (4.2 trilyon TL) girdi sağladı.”

3 Nisan 2008’de Lefkoşa’daki Ledra Sokağı (Lokmacı) geçiş kapısının açılması ile 1974’den beri teması kesilmiş olan Lefkoşa’nın Rum ve Türk çarşıları da birbiriyle birleşmiş oldu.       

TAK ajansının 28 Nisan 2023 tarihli bir haberinde ise, kapılarının geçişlere açıldığı 23 Nisan 2003’ten bu yana geçen 20 yıllık süre içinde, kara sınır kapılarından 141 milyon kadar giriş-çıkış işlemi yapıldığı açıklandı. Başta ticaret, eğitim, sağlık ve turizm olmak üzere sosyal ve ekonomik yaşamın birçok alanında gelişen toplumlararası karşılıklı ilişkiler sayesinde Kıbrıslılar arasında barış ve anlayış ortamına katkılar sağlanmış oldu. Ortak siyasal örgütlenmenin hala daha gerçekleştirilememiş olması ise beni en çok üzen konudur.

Dikkatiniz için teşekkür ederim.        

(30 Ocak 2025 akşamı KTOEÖS Lokalinde Kıbrıs Türk İnsan Hakları Vakfı tarafından düzenlenen “Temel Haklar ile İlgili Stratejik Davalar ve Dünyayı Değiştiren Davalar” konulu etkinlikte okuduğum metin.)

16 Kasım 2024 Cumartesi

Kıbrıs sorununda hedeflenen federal çözüme ne kadar yakınız?

Bu yıl, Kıbrıs sorununda hedeflenen federal çözümden neden uzak olduğumuza değinmek istiyorum. İsterseniz önce, Kıbrıslı Türklerin ayrı devlet isteğinin geçmişine bir bakalım.

Bilindiği gibi 1960’da kurulan Kıbrıs Cumhuriyeti’nin üniter yapıdaki anayasası, uygulamada bazı güçlüklerle karşılaştı ve Cumhurbaşkanı Makarios’un 30 Kasım 1963’de açıkladığı 13 maddelik değişiklik önerileri ardından, bu öneriler Kıbrıslı Türklere sadece azınlık hakları vereceği gerekçesiyle, Kıbrıs Türk liderliğinden önce, Türkiye tarafından reddedildi ve 21 Aralık 1963’de toplumlararası çatışmalar başladı.  

Dr. Küçük, 30 Aralık 1963 günü “Anayasanın öldüğünü” ve kendisini artık Cumhurbaşkanı Yardımcısı olarak görmediğini, kendisi ile Kıbrıslı Türk bakanların hükümet toplantılarına katılmayı reddettiklerini açıkladı. Türk liderliği ayrıca, Kıbrıslı Türk devlet memurlarını görevlerine gitmeyerek, Türk denetimi altındaki bölgelerde paralel hizmetler oluşturmaya başladı.

Cumhurbaşkanı Yardımcısı Dr. Küçük, 10 Ocak 1964 tarihli Fransız Le Monde gazetesinde, muhabire “35. enlemin Kıbrıs’ın taksimi için ideal çizgi olacağını söyleyerek, Girne ve Mağusa limanları da içinde adanın kuzey yarısının Kıbrıslı Türklere verilmesini istiyordu. Dr. Küçük, şunları ekliyordu: “Biz ayrı bir devlet oluşturmak istiyoruz. Rum-Türk karma köyler artık var olamaz. Yurttaşlarım, Rum komşularının tedhişi altında yaşamaktadır. Kıbrıs Türkleri bir azınlık değildir. Kendi dili, dini ve gelenekleri olan bir halktır. Bu adada Rumlar kadar bizim de hakkımız vardır.”

Başkan Makarios, 1964 yazında Cenevre’de ABD’li temsilci Acheson’un sunduğu ve Karpaz yarımadasında Türkiye’ye (NATO’ya) askeri bir üs verilmesi koşuluyla adanın Yunanistan’a bağlanması önerisini reddetti. 

Türkiye adına görüşmelere katılan Prof. Nihat Erim, anılarında şunları yazdı:

“General Turgut Sunalp, askeri bakımdan Karpas Yarımadasından daha büyük bir bölgeye ihtiyacı anlattı. Magosa körfezi kuzeyinde Boğaz’dan, Akantu bölgesi çizgisini, Mr. Acheson ve Amerikalı subaylar kabul ettiler. Kıbrıs’ın yüzölçümü 3572 mil karedir. Kabul edilen sınır ile bunun 300-350 mil karesi Türklere verilen bölge olacaktı, yani adanın yaklaşık olarak % 11’i... Ayrıca en az 5 Türk kanton bölgesi olacaktı. Böylece Türkler Ada’nın %25-30’unda söz sahibi olacaktı.” (Bildiğim ve Gördüğüm Ölçüler İçinde Kıbrıs, Ankara 1975, s.374)

Başbakan İsmet İnönü’nün 8 Eylül 1964’de TBMM’de söylediği şu çok önemli sözler, Türk tarafının ta baştan beri Kıbrıs için yapılacak yeni bir anayasadan neyi algıladığını açıkça göstermektedir: “Muahede hükmü dahilinde bulunmak için resmi ağızdan taksim sözü ile değil, federasyon şekli ile münakaşaya başladık.”

TOPLUMLARARASI YENİ ANAYASA GÖRÜŞMELERİ (1968-1974)

Haziran 1968’de başlatılan toplumlararası görüşmelerde oluşturulacak olan yeni anayasa “üniter bir devlet”i esas almaktaydı. Kıbrıslı Türk görüşmeci Rauf Denktaş’ın, anayasal konularda çeşitli tavizler verdiği ve % 30 olan devletteki toplumsal temsiliyet oranının %20’ye indirilmesini kabul ettiği kayıtlara geçmiştir. Ancak Cumhurbaşkanı Makarios, bu tavizler karşılığında Kıbrıslı Türklere adanın belli bölgelerinde toplanarak oluşturdukları ve ada toprağının %3’üne karşılık gelen kendi bölgelerine özerklik vermeyi reddetti. Çünkü bunun ileride adanın taksimine yol açabileceğini düşünmekteydi.

Anılarında bu konulara ayrıntılarıyla yer vermiş olan Kıbrıslı Rum görüşmeci Glafkos Kleridis, 10 Nisan 1973’de Makarios’la hem enosis'i, hem de taksim’i yasaklayan 1960 Anayasası'nın 185. maddesinin yeni Anayasa'ya dahil edilmesi konusunu görüşürken, Makarios’un Yunanistan ve Türkiye bir protokolle bu yasakları kabul etmeden “enosisi dışlayan hiçbir Anayasa’yı tekrar imzalamayacağını söylediğini yazdı. (Kıbrıs: İfadem, Cilt: 3, Lefkoşa 1990, s.270)  

Toplumlararası görüşmelerin, Başbakanı Ecevit'in 2 Nisan 1974'te Rauf Denktaş'la görüşmesinin ardından Kıbrıs sorununa federal bir çözüm önermesiyle sona erdiği bilinmektedir.    

4-7 Haziran 1971'de Lizbon'daki NATO toplantısı sırasında Yunanistan temsilcisi Hristos Palamas ile Türkiye temsilcisi Osman Olcay'ın, Kıbrıs Cumhurbaşkanı Başkanı Makarios'tan kurtulup, "çifte enosis" ilan etme doğrultusunda bir plan hazırladıkları da kayda geçmiştir. İşte bu plan, 15 ve 20 Temmuz 1974’deki çifte ihanet marifetiyle uygulandı ve adamız iki bölgeye taksim edildi.  

FEDERAL ANAYASA GÖRÜŞMELERİ (1977-2017) SONUNDA KUZEYDE YAPILAN ANNAN PLANI OYLAMASININ DEĞERLENDİRİLMESİ

1977 ve 1979’daki doruk anlaşmalarından sonra, toplumlararası görüşmelerin “federal bir devlet” temelinde sürdürülmesi kararlaştırıldı. Çeşitli aşamalardan geçen bu süreç, 24 Nisan 2004’de BM Genel Sekreteri’nin adıyla anılan “Annan Planı”nın tarafların onayına sunulmasıyla sona erdi.  

Bu çözüm planı, adanın her iki bölgesinde yapılan referandumlarda, Türk tarafında % 64,91 oranında kabul görürken, Rum tarafında % 75,38 oranında reddedildiğinden uygulanamadı ve ortadan kalktı. Aslında AB ve ABD’nin desteklediği bu plan, Kıbrıs’taki İngiliz üslerine dokunmazken, kuzeydeki ayrılıkçı yapının tanınmasını öngörüyordu. Öte yandan, 1974’den beri adanın TC işgali altındaki bölgesine, 1949 tarihli Cenevre Sözleşmesi hilafına taşınan yerleşimcilerin de referandumda oy kullanmasına karşı çıkılmaması dikkat çekiciydi.

Taksim çizgisinin kuzeyinde yapılan referandumda çıkan %65’e yakın olumlu oy oranı, uzun yıllar gerek Kıbrıs Türk tarafı, gerekse Türkiye tarafından abartılarak, yanlış yorumlandı. Oysa Kıbrıs Sosyal Araştırmalar Merkezi (SOAR) Direktörü Kudret Akay tarafından, 4-11 Haziran 2003 tarihleri arasında 960 kişi arasında yapılan anketin sonuçları bir yeniden birleşmeyi vadetmiyordu ve şöyle özetlenmekteydi:

“Evet” oyu kullanan kuzeydeki seçmenlerin görüşleri:

1.%69,7'si, kendi devletlerinin uluslararası alanda tanınacağına inanmakta ve olumlu bir gidişat öngörüyordu.

2.% 67,3’ü AB üyeliğini desteklemekteydi.

3. %66,1'i ayrı bir egemenlikten yanaydı.

4. %58,5'i, kullanmakta oldukları toprakların sahipliğinin yasal açıdan kendilerine geçeceğine inanmaktaydı.

5. %57.7’si, KKTC’nin uluslararası alanda tanınan bir devletin bir parçası olacağını düşünmekteydi.

6. Kıbrıslı Rumlarla birlikte ortak bir devleti düşünenler, “evet” oyu kullananların %33.7’si kadardı.

7. “Anayurdumun yeniden birleşmesi için “evet” dedim” diyenler, sadece %28.1 oranındaydı.

“Hayır” oyu kullanan kuzeydeki seçmenlerinin görüşleri:

1.% 54,3’ü “vatan yapılan topraklar”ı geri vermek istemiyordu.

2.% 44’ü Türkiye üye olmadan AB'ye girmek istemiyordu.

3. %36,5'i Kıbrıslı Rumlarla ortaklığa karşıydı.

4. %29,2'si yeni mülkiyet ilişkilerinden olumsuz etkileneceğine inanmaktaydı.

5. %27,3’ü toprak ayarlamalarından olumsuz etkileneceğine inanmaktaydı.

6. %19,2'si uluslararası alanda tanınan ve kendilerine ait bir devletin olmayacağını düşünüyordu.  (Radikal gazetesi, İstanbul, 30 Temmuz 2004)

Bütün bu cevaplardan açıkça görüleceği gibi, ankete katılanların çoğunluğu “vatan”, “toprak” ve “Türkiye” ile ilgili milliyetçi duygularla hareket etmekte ve TC’nin himayesindeki ayrılıkçı “KKTC” devletçiğinin, AB üyeliği ile birlikte tanınacağına inanmaktaydı.

SON GÖRÜŞME TURLARININ VARDIĞI NOKTA

Eylül 2008’de başlayan Talat-Hristofyas görüşmeleri, 2010’da Eroğlu’nun başkan seçilmesiyle 2013’e kadar sürdü. 2013’de Anastasiadis seçildi, ama görüşmeler ancak bir yıl sonra, iki liderin 11 Şubat 2014’de mutabakata varmasıyla başlayabildi. 2015’de görevi Akıncı devraldı. Anastasiadis ile Ocak 2017’de Mont Pelerin’de ve Haziran 2017'de Crans Montana’da yapılan görüşmelerde önemli yakınlaşmalar sağladı.

Aradan geçen 50 yıl içinde Kıbrıs sorununda Türk tarafının federasyon derken, adanın ve Kıbrıs Cumhuriyeti devletinin taksimini istediği, verilen yüzlerce federasyon yanlısı demece rağmen, olayları yakından izleyen siyasal gözlemcilerce bilinmektedir. Nitekim Kıbrıs Cumhurbaşkanı Vasiliu, BBC’ye verdiği bir demeçte açık konuşmuş ve Kıbrıs Türk tarafının çözüm önerilerinin farklı bir algılamaya dayandığımı söylemişti: “Biz bir federasyonu konuşmaktayız, ama tek bir ülke için federasyon. Kıbrıs Türk önerileri, iki ayrı ülkeyi, iki bağımsız devleti konuşmamızı istemektedir. Bu temel üzerinde konuşamayız.” (Cyprus Mail, 5.3.1989)

İşte toplumlararası görüşmelerdeki tıkanıklıklar, bu anlayış farkı yüzündendir. Türkiye’nin 1974 yazında “bozulan Kıbrıs’taki anayasal düzeni yeniden sağlamak” gerekçesiyle yaptığı askeri müdahale sırasında söylenenler ile sonradan gerçekleştirilenler arasındaki çelişkiler ortadadır. Kaldı ki 1960’da üç garantör ülke tarafından imzalanan anlaşma hilafına, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğü korunamamış ve adanın kuzeyinde kalan %36’lık toprak parçası, 50 yıldır etnik temizlik ve askeri işgale maruz kalmaktadır.

Rauf Denktaş’ın resmi olarak ilk defa konfederasyondan, 9 Temmuz 1983 günü KTFD Meclisinde yaptığı Devlet Başkanlığı andı konuşmasında söz ettiğini belirtmeliyiz. Ama ondan sonra da Türk tarafı yeni federal anayasa için görüşmelere her oturduğunda, içten olmadığını her türlü davranış ve demeçleriyle kanıtlamıştır. Oysa uluslararası hukukun yıllardır belirlenmiş bazı ilkeleri ve kavramları vardır. Bunlar algılanmadan politika yapılamaz. Bunlara kişilerin yorumlarına göre farklı anlamlar yüklenemez. Taksim yerine federasyon, konfederasyon yerine federasyon yorumu yapılamaz.

TAKSİM ÇİZGİSİNİN HER İKİ YANINDA YAPILAN BAŞKANLIK SEÇİMLERİNDEKİ FEDERALİST ADAYLAR

Bilindiği gibi 7 Temmuz 2017’de İsviçre’nin Crans Montana kasabasında yeniden kesintiye uğradı. Federal anayasa hemen hemen bitmiş ve en son “Güvenlik” başlığı görüşülürken, anlaşmazlık baş gösterdi ve ardından Türk tarafı BM parametrelerinden uzaklaşarak “iki ayrı devlet” politikasına yöneldi.  

11 Ekim 2020’de işgal altındaki bölgede yapılan başkanlık seçimlerinin ilk turuna katılan ve Kıbrıs sorununun federal bir anayasa ile çözümlenmesinden yana olan adaylardan, bağımsız aday Mustafa Akıncı 35,053 oy alırken (%29.84), CTP adayı Tufan Erhürman 24,008 oy aldı (%21.67). Halkın Partisi Genel Başkanlığından istifa etmiş bağımsız aday Kudret Özersay ise 6,574 oy (%5.74) alabilmişti.

Bir hafta sonra 18 Ekim 2020’de yapılan 2. Turda federal çözüm yanlılarının tek adayı olarak yarışan Mustafa Akıncı, 62,910 oy (%48.31) topladı. Ama kazanan, işgal gücü Türkiye’nin yeni politikası “iki ayrı devlet”i savunan Ersin Tatar oldu. 67.322 oy (%51.69) ile seçilen Tatar ile seçimi kaybeden Akıncı arasındaki oy farkı, sadece 4,412 idi. Federal çözüm yanlıları, Türkiye’nin işgal bölgesinde yapılan bu seçimlere müdahale ettiğine ilişkin bir rapor yayımlandı. Seçimlere katılmayanların oranı %32.71 idi.

12 Şubat 2023 tarihinde taksim çizgisinin güneyinde yapılan Başkanlık seçimlerinde federal çözüm yanlılarının adayı olan Mavroyannis’in aldığı oy ise 189,335 (%48.03) idi, ama yarışı 204,867 oy ile (%51.97) Hristodulidis kazandı. Burada kazanan ve kaybeden aday arasındaki oy farkı 15,532 oy iken, seçimlere katılmayanların oranı %27.55 idi.

Rakamlardan da görüleceği gibi, her iki tarafta federalist oylar %48’i bulurken,  ne yazık ki ortak federal bir Kıbrıs cephesi kurulamamıştır. Çünkü her iki ..taraftaki federalistler arasında bir fikir birliği yoktur. Crans Montana’da üzerinde yakınlaşma sağlanmış konuları içeren bir özet, ne AKEL, ne de CTP tarafından hazırlanmamıştır. Toplumlar bu konuda aydınlatılmış değildir.

ADANIN FEDERAL BİRLİĞİNDEN YANA OLAN KIBRISLI TÜRKLERİN ORANI NE KADAR?

Avrupa Parlamentosu’na gönderilecek olan Kıbrıslı temsilciler için 9 Haziran 2024 tarihinde yapılan seçimler için Kıbrıs Cumhuriyeti makamları tarafından yapılan açıklamaya göre, seçmen olmaya hak kazanmış 18 yaş üzerindeki kayıtlı Kıbrıslı Türk sayısı 104,118 idi. Bunlardan 103,281’i adanın işgal altındaki kuzey bölgesinde, 837’si de güneyinde ikamet etmekteydi.

Bu arada Kıbrıs Cumhuriyeti kimliğine sahip Kıbrıslı Türk sayısının 110,734 olduğunu ve bunlardan 83,950’sinin pasaport aldığını da hatırlatalım.  (Fileleftheros, 1 Nisan 2018)

Avrupa Parlamentosu seçimlerine, ada çapındaki seçmenlerin genel katılım oranı %58.86 idi. 104,118 kayıtlı Kıbrıslı Türk seçmenden sadece 5,676’sının (toplam seçmen sayısının %6.8’sı) oy kullanmış olması düşündürücüdür. TC işgali altındaki kuzeyden gelip oy kullananların sayısı ise 5,523 idi.

O zaman sormak gerek: Adanın yeni federal bir anayasa çerçevesinde yeniden birleşmesinden yana olan kuzeydeki federalist aday Mustafa Akıncı’ya oy vermiş 62,910 Kıbrıslı Türk seçmen, neden AP seçimlerine katılmaktan geri durdu? Federal çözümden yana olduğunu söyleyen CTP’ye ilk turda verilen oyların 34,008 olduğunu yukarıda belirtmiştik. Demek ki onlar da samimi bir şekilde federal bir birleşmeden yana değildirler.

Kıbrıslı Rum toplumu içinde federal çözüm yanlılarının samimiyeti ise, Kıbrıslı Türk federalistler ile ortak bir siyasi cephe kurma yönündeki isteksizlik ile değerlendirilebilir.

Kıbrıslı Türk toplumu ile Kıbrıslı Rum toplumu arasındaki taksim çizgisinin geçiş noktalarıyla aralandığı 23 Nisan 2003’den bu yana geçen süre içinde, tüm Kıbrıslıların federal birliği için mücadele edecek siyasal güçler, ne yazık ki henüz ortak siyasi bir program çerçevesinde örgütlenememiştir ve Kıbrıs sorununda hedeflenen federal çözümün çok uzağındayız.

(Lefkoşa’daki Dayanışma Evi’nde 18 Kasım 2024 günü “Sol ve Kıbrıs Sorunu” Grubu tarafından düzenlenen 6. Yıllık Konferans’ta okundu.)

 

18 Ekim 2024 Cuma

İşgal altındaki bölgedeki yeni tarih kitaplarında milliyetçilik öne çıkacak

13 Eylül 2021-Kıbrıs Radyo Yayın Kurumu (KRYK)

Rumcadan Çeviren: Vula Harana

Dünkü Haravgi gazetesinde “İşgal altındaki bölgedeki yeni tarih kitaplarında milliyetçilik öne çıkacak” başlığı altında Kıbrıslı Türk analizci Ahmet Cavit An’la yapılmış bir söyleşi yer alıyordu. Kostas Pitsilludis imzalı röportaj yazısını aktarıyoruz:

Başlık: “İşgal altındaki bölgedeki yeni tarih kitaplarında milliyetçilik öne çıkacak”

Gazete Ahmet An’ın “İslamcı faşist bir çizgide… İki devlet çözümü desteklenecek – Kıbrıs Rum tarafını düşman gösterecekler” sözlerini alt başlık olarak vurguluyor. Şöyle yazıyor:

Çocuk doktoru ve Kıbrıs, politika konulu 24 kitabın yazarı Dr. Ahmet Cavit An 11 Temmuz 2021’de federasyon taraftarları listesinde adı geçtiği için Türkiye’ye girişine izin verilmemişti. An yeni tarih kitaplarının “iki devlet”liliğin yerleşmesine çalışacağına vurgu yaptı.

“Tüm okul kitapları Türkiye’den getiriliyor. 2000’li yıllara kadar sadece tarih kitapları Kıbrıs’ta yazılıyordu. Yazarı Vehbi Zeki Serter’di. Serter milliyetçi bir öğretmen ve daha sonraki dönemlerde UBP üyesiydi” diyen Ahmet Cavit, Serter’in kitapları’nın 30 yıl boyunca okullarda okutulduğunu vurguladı. Kitaplar etno-santrik Türk milliyetçi çizgide yazılmıştı, “Kıbrıs Türk toplumunun “milli hedefini” resmileştiriyordu ve “öteki” toplumun legalitesini inkâr ediyordu.

“Annan planı çalkantılı tartışmalarının ardından CTP’nin iktidara gelmesi ve yeni eğitim bakanının görevi devralmasıyla birlikte yeni öğretim teknikleri temelinde çok yönlü perspektifler ve eleştirel düşünce ışığında tarih kitaplarının yeniden yazılmasına karar verildiğini” söyleyen Ahmet Cavit An şöyle vurguladı: “Yeni, resimli kitaplar eski etno-santrik yaklaşımdan çok uzaklar. Yeni pedagojik metotlar izliyor ve toplumsal tarihe odaklanıyor. Kıbrıs tarihini ve Kıbrıslı Türklerin tarihini ele alan kitapların yanısıra o dönemde ülke coğrafyası gibi başka yerli kitaplar da yazıldı ve okullarda okutulmaya başlandı. Ancak 2009 Haziran’ında UBP yeniden iktidara geldiğinde bunlar kenara atıldı, zira “milli kimliğimizden uzak” olduklarına karar verilmişti.”

UBP’nin Türkiyeli ve Kıbrıslı Türk öğretmenlerden oluşan yeni bir komite kurduğunu ve yeni kitaplar hazırlattığını söyleyen Ahmet Cavit, bunun, ortaokul ve liselerde okutulan kitaplarda yapılan üçüncü değişiklik olacağını ve İslamcı faşist bir perspektife sahip olup Kıbrıs Rum tarafını tekrardan düşman olarak yansıtacaklarının kesin olduğunu vurgulayarak şöyle dedi:

“Yeni kitaplar eskiden de olduğu gibi “iki devlet” politikasını öne çıkaracak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin özgür bölgesini ve Kıbrıs Rum toplumunu olası düşman olarak gösterecekler.”

Ahmet Cavit An, “Yeni tarih kitaplarının Kıbrıs Türk Sağının (UBP, DP vs.) ve Türkiye Hükümetinin öne çıkardığı geniş çerçeve dâhilinde yer aldığını düşünüyor musunuz sorusuna, “Elbette” cevabını verdi. “Erdoğan’ın talebi sonucunda 11 Ağustos’ta Girne’de düzenlenen “Kıbrıs Türk tarihi ve eğitimi” konulu panelde “Tarihin geleceğe yönelik değerlere dayalı bir kimlik oluşturulması ve Osmanlı İmparatorluğu’nun bilinmeyen Kıbrıs tarihinin öne çıkarılması doğrultusunda bir araç olarak kullanılması gerektiği” belirtildi. Panelde yer alan çeşitli konuşmacılar “Kıbrıslı Türklerin adaya 450 yıl önce ayak basan Osmanlının torunları olduğunu” söyledi. Sanki ondan öncesi yokmuş ve adamızda ondan önce başka toplumlar yaşamamışmış gibi.”

Ahmet Cavit şöyle devam etti:

“Türkiye’nin ajandasında, 1974’ten bu yana, adamızın kuzeyinin “Türkleştirilmesi” var. Türkiye Hükümetleri Kıbrıslı Türkleri hep “daha fazla Türk ve daha fazla Müslüman” yapmaya çalıştı. AKP iktidarı döneminde bu politik çizgide daha da yoğunlaşıldı. Öte yandan bu doğrultuda yarım asırdır adada yaşayan Anadolulu yerleşimcileri ve çocuklarını hedef alıyorlar. Onlara KKTC vatandaşlığı verdiler ve sayıca onlardan daha az olan Kıbrıslı Türklerle birlikte oy kullandırıyorlar.”

Son olarak Ahmet Cavit “Seçimlerin ikinci turunda Tatar’ın 4.412 oy farkla kazandığı ve bu oyların yerleşimcilerin yoğunluklu yaşadığı Mağusa ve Trikomo bölgelerinden geldiği biliniyor” dedi.